29 Temmuz 2009 Çarşamba

AKW-5

Uzun bir aradan sonra İstanbul'da bir hafta sonu daha beraberdik nihayet, beklerken ölüm gibi geliyor insana ama göz açıp kapayana kadar bitiyor maalesef :(

Limonatayı yazmıştık zaten. Eve gelir gelmez dayadım limonatayı, dayadım limonatayı :) Gerçekten çok beğendi, yapım aşamalarını da belgelemiştim biliyorsunuz. Becermişim yani, aferin bana. Kola içerken içimde bir huzursuzluk oluyor, malum selülit meselesi. Meyve suları için de aynı şey geçerli, en sağlıklısı bu işte mis gibi. Bol buz da koyunca, bu sıcaklarda ilaç gibi geldi valla.

Bir köşe yazısında Büyük Erzurum Sofrası diye bir restoran okumuştum. Kendisi aslen Erzurum'lu olduğundan, buraya gideriz güzel bir jest olur diye düşünmüştüm. Google olmadan ne yapıyorduk gerçekten bilemiyorum, hemen buluverdim sitesini. Kartal/ Atalar'daymış, trenle veya minibüsle gidilebilirmiş. Cumartesi akşamı atladık banliyö'ye, Atalar durağında indik. Durağın biraz ilerisindeymiş zaten, çok yakın. Ben gidene kadar nereye gittiğimizi söylemiyorum, artık çok da sormuyor, teslim oldu yazık napsın. Tabelayı gördü sonra, oraya gidiyoruz diyince de inanmadı başta. Adam benden daha antin kuntin bi şey bekliyor herhalde, hep en enteresanına hazırlıyor kendini :) "Eveett bugün ipe dizilmiş kuzu boku yiycez" desem şaşırmayacak yani :) Neyse efendim, Büyük Erzurum Sofrası'nda resmen kapıda karşıladılar, muhabbete kapıda başladılar. Çok ilgili ve sıcakkanlı çalışanları. Erzurum'a özgü ne varsa yedik. Ayranaşı çorbası, çeçil peyniri, cağ kebabı, kadayıf dolması.. Her şey gayet güzeldi. O akşam çatlamadıysam başka zaman çatlamam herhalde. Kıtlama çay bile içtim, çok eğlenceliydi :) Bu AKW'den baya puan toplamışımdır diye düşünüyorum, bilemiyorum.

Yemekten sonra sahilde yürüdük, amanın ne kadar kalabalık. Çoluk çocuk kaynıyor, her yerde bir mangal. "Evet buralarda gelir düzeyi düşük kesim olduğu için hım hımmm" diye tespitlerimizi yapmıştık ki, caddebostan'da da aynı manzaraları gördük. Mine Kırıkkanat, o tarafta denize girenler için bir yazı yazmıştı da kadına baya çemkirmişlerdi sözlükte. Görünce kadına hak vermemek mümkün değil. Donla denize girenler, mangal yakanlar, çöplerini ortalıkta bırakanlar, gerçekten fena..

Daha önce hiç görmediğim bi şey gördüm sahilde. Manuel atlı karınca :) Çocuklar biniyor, adam da çevire çevire döndürüyor atlı karıncayı. Çocukken görmüş o, ben ilk defa gördüm. Uçan çocuklar ve çeviren amca:

Genelde o gelmeden önce bi alışveriş yaparım, mutfak alışverişi. Migros'ta daha önceden almayı kafaya koyduğum bir şeyi rafta görünce hatırladım. Dimes Ayva nektarı :) Çok ilginç di mi? Ayva suyu aklımın ucundan geçmezdi. Ayva da pek sevmem, hamile kalırsam çok yiycem ama. İki yanağımda da gamze var, hamileyken ayva yiyenin çocuğu gamzeli olurmuş. Bunu konuşuyorduk işyerinde, arkadaşım senin annen ağacı yemiş herhalde dedi. Benim gamzeler derin biraz.

Neyse, aha budur. Tadı da güzel, ayva sevenlere tavsiye ederim. Bu AKW'nin çok tutulmadığını da belirtmek isterim, ben içtim bi bardak o kadar. Ayvayı gerçekten sevmiyorsanız, olsa da olur olmasa da olur diyebilirsiniz ama denemeden bilemeyiz öyle değil mi? Her şeyi merak ettiğim için bazıları benimle dalga geçiyür.



Pazar günü Validebağ korusuna gittik. Şaşırdıkça şaşırdım ben de bu hafta sonu ama yani ne kadar büyük bi yer, yanıbaşımdaki yerden bihabermişim. İçinde izci kampları yapılırmış, bir kaç tane bina var. Huzurevi, hastane binası, av köşkü (aha aşağıdaki) öğretmenevi, restore edilen bir bina (kasr olabilir, bir şey yazmıyordu).


Bir köy kadar büyük desem abartmış olmam galiba. Bakımsız ama, kurum bağlamış her yer. Çocuk olsam orada oynamaya bayılırdım herhalde, girip çıkabileceğin o kadar çok bina, o kadar çok delik var ki :) Çocuklu aileler vardı zaten çoğunlukla, İstanbul'un göbeğinde böyle bir orman olması ne güzel. Meyve ağaçları, elmalar, armut, erikler, nar ağacı, zeyin ağacı.. Hepsinden var. Koşu yapanlar, bisiklete binenler..



Mahallemi çok seviyordum, bir kere daha sevdim. İçkili bir restoran da var içinde öğretmenevine ait. Bir dahaki sefere kafaları çekmeye gidicez :) Çay bahçesi gibi yerler var farklı yerlerinde 2-3 yerinde. Pide yapılan bir fırın var. Girişteki çay bahçesinin oradaki ağaçlar nasıl ulu, nasıl kocaman görmeniz lazım. Oturduk bir şeyler içtik ağaç gölgelerinin altında, çok güzel esiyordu.

Merope'un pizzasından da yaptık beraber. Şahane bi şey oldu. Beyaz peynir, mısır, sosis, sucuk, kaşar, kırmızı biber, mısır koydum. Bi dahakine üstüne beyaz peynir koymayacağız ama :) Fotoğraf yok maalesef, hemen yutuverdik :)

Bir de tütsü almıştım :) En son çook uzun zaman önce, hatta belki lisede almış olabilirim :) Çilek ve sandal ağacı olanlardan aldım. Çilek: Sevgi ve dostluğun sıcaklığını hissedin, Sandal Ağacı:stresten ve yorgunluktan uzaklaşın yazıyordu. Tamam bunlar bize uygun dedim :) Ve bunları bütün hafta sonu çekmecede unuttum. Daha şimdi aklıma geliyor, nasılım!!!

Bu kadar çok şeyi 1,5 güne (o kadar bile değil aslında, 30 saat) nasıl sığdırıyoruz gerçekten bilemiyorum..

1 yorum:

Merope dedi ki...

:))) pizzaytı çok merak ettim dogrusu, afiyet olsun