31 Ağustos 2009 Pazartesi

Yaz Bitiyor

Yazın son günü bugün.. Takvimde Eylül'ü çevirdim. Kahverengi tonlarında bir sayfa, yarın cep telefonunun takvimi de değişecek kahverengi olacak. Nefret ediyorum sonbahardan.



Yaz bitti diye nasıl üzülüyorum anlatamam, akşam oturup bi fasıl ağlayabilirim yani. Aslında genel olarak güzel bir yazdı.

- İki hafta tatile gittim (teselliye bak, peh!)
- Her hafta sonu İstanbul'a yakın yerlere tatile gidicem lafları yine lafta kaldı.
- Flüt çalışıcam, Altes'i yarılıycam diyordum o da yalan oldu. İki üfleyip bırakıyorum.
- Kitap okumaya zaman ayırıcam diyordum. Bak bunda fena değilim, idare eder yani.
- Kitaplık alıcam diyordum, aldım yerleştirdim. + hanesine eklenebilir bu da.

Öyle böyle derken bir yaz bitti işte..

Eskişehir'de bir AKW

Zehirledim çocuğu resmen. Benden beter götünün üstünde oturamıyor artık ahahahah :))

Cuma akşamı iş çıkışı Eskişehir'e gittim cumartesi İstanbul'a geleceğim diye düşünerek. Öyle kol çantamla vurdum kendimi yollara yani. Cuma trenden indim destur bismillah, bir sürprizim var dedi. Dağlara tepelere doğru gidiyoruz. Hayır kaçırmaya gerek yok, gönüllüyüm zaten ben :) Tepelerde bir yerde, hangi semt olduğunu unuttum, şelaleli bir park yapılmış. Nasıl bir manzara, nasıl güzel bir yer anlatamam.

Eskişehir'deki belediye savaşları kızışmış. Büyükşehir Belediyesi (DSP) yani Yılmaz Büyükerşen iki tane park yaptı Eskişehir'e. Ayrı bir yazıda yazmak lazım onları. Gerçekten ikisi de çok güzel. Birinin içinde kumsal var işte, deniz getirtti adam resmen.

Bu şelaleli parkı Odunpazarı Belediyesi (AKP) yaptırmış. Park çok güzel ama inanılmaz bir keko potansiyeli barındırıyor. Bu kekolar da yalnız gezmiyor haa, en az 5-6 kişilik gruplar halindeler. Gece gittiğimiz için şehrin bütün ışıkları yanıyordu. Eskişehir'de daha güzel manzaralı bir yer yoktur herhalde.


Bir tanesi şelalenin yanında, diğeri de önünde iki tane cafe benzeri oluşum var. Biri çok kalabalıktı birinde de şelalenin gürültüsünden konuşulmuyordu. Manzarayı izleyip döndük biz de.

Pazar sabahı Doyuran'a gittik. Eskişehir'de yaşayıp burayı bilmeyen yoktur herhalde. Arada derede bir yer işte bütün meşhur yerler gibi, küçük ve eski :) Kaymakçı Pando'nun Eskişehir versiyonu diyebiliriz.


Ben yıllarca kaldım Eskişehir'de, Doyuran'a gitmedim öğrenciyken. Acıktım tayfasıydık biz, hatta orayı da sevmezdim. Açıkhavada kahvaltı yapıcaz diye Uludağ pastanesinin terasına giderdik.

Neyse, burası böyle önüne tabak konmayan ortadan yenen, kahvaltı tabağının iki parça halinde geldiği (birinde peynirler, diğerinde zeytin, domates, salatalık) su bardağıyla duble çay içilen bi yer. Orta yaşın üstünde amcalar servis yapıyor. Gayet temiz her şey. Vızır vızır işliyor, zaten toplam 5-6 masa var. İşte Doyuran kahvaltısı:


Olsa da yesek :)

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Travmatik Çocukluk Anılarım

Merope mimlemiş beni, aaaaaa oysa ki hiç konuşmamıştık bugün bunu. Ne kadar da şaşırdım :) Ben de yazıyorum.

1. Biz küçükken lambada meşhurdu ya, bi gazete de kuponla lambada kasedi veriyordu. Ben de kendim kesicem kuponu diye tutturdum. Kupon birden çok çerçeveden oluşuyordu, şunun gibi yani, üşenmedim yaptım, word ve paint sağolsun.

Ben bunu aldım evirdim çevirdim kestim kurcaladım, kuş kadar kaldı bu. aha böyle oldu.


Oldum olası bi şey kesemem yamuk olur, kuponu da zaten keserken aa yamuk oldu bi tanesini daha keseyim diye diye kuşa döndürmüştüm. Angutmuşum işte. Babam geldi işten, ben nasıl ağlıyorum kasedi bana vermiycekler diye hahahah :) Babam da kızım niye böyle yaptın ben gelince keserdim falan demişti. Ne desin adam, canım benim. Alırız kaset gazeteden almak şart mı diyor, yok gazeteden alıcaz diyorum. Sonraki gün gazete tekrar birinci kuponu vermişti de rahatlamıştım.

2. Benim hiç kahkülüm olmadı anne. Kendim kesebilirim diye düşünerek saçımın tam ortasından ve en önünden incecik bir tutamı kesmiştim. İlkokuldaydım ve de, o kadar da küçük değildim yani. Ne tokaya tutturuldu ne toplandı bir süre gezdim öyle maymun gibi. Fotoğrafım var bir sürü ama Ankara'da.

3. Ben küçükken susam sokağında oynadım bi kaç bölüm. Bundan daha travmatik anı olabilir mi? Kırpık'ın gerçekten var olmadığını, iki kişinin onu ynattığını gördüğüm anı düşünebiliyor musun? Yıkılmıştım..


Hakan abi'ye olan aşkımdan bahsetmeme gerek yok herhalde her kız çocuğu hayatının başında ona bi aşık olmuştur. Önce şarkıları çalışıyorduk, stüdyoya girip söylüyorduk. Sonra da çekimler oluyordu. İlk şarkıyı girdik söyledik kaydettiler. Yemin ederim şarkıyı hatırlıyorum, söyleyip buraya koyabilirim bile. Vals ritminde hareketli bi şarkı.

Kahvaltımı yapınca enerjimi toplarım
Sütümü de içersem ben keyfime bakarım

Yersen balı peyniri
Toplarsın enerjini
Sakın sütü unutma
4 zeytin bir yumurta

Çekim zamanı ertelendi ertelendi, en sonunda da bizim tatile gideceğimiz günle çakıştı. Yol boyu ağlamıştım neden tatile gidiyoruz diye. Benim yerime başka kız oynayıp playback yapmıştı. Sonra izledim o çekimi ama hatırlamıyorum. Çok ağladığımı hatırlıyorum sadece :)

4. Bu benim için değil de akrabalarım için travma olmuş bi anı galiba, hala anlatıyorlar çünkü. Çocukluğum kedi köpekle oynayarak geçti. Uzaktakileri de toplayıp yakınıma getiriyordum. Bir keresinde köyde uzak bi yerde çok fazla yavru kedi vardı. Ben onlara bakıcam diye kedileri torbaya koyup, (bildiğiniz naylon torba, kucağıma sığmamıştı) torbayı da sırtıma vurup köyde yol boyu soran herkese söyleyerek eve getirmiştim.

İş Hayatından Kurtulmanın Yolları

4 yıldır çalışıyorum ey insanlar! Bana hala hangi okuldasın, kaça gidiyorsun diye soruyor herkes. Yaşıtlarımdan üniversitede okuyanlar var, henüz çalışmaya başlamamış olanlar var. Ben bok varmış gibi erkenden okulu bitirdim, çalışmaya başladım. Başım göğe erdi!

Özellikle tatil sonrası daha bi sinirim bozuluyor bu iş hayatı denen boka. Kim bizim hayatımızı kaydırdı? Haftada 45 saat çalışma zıkkımını kim buldu da bunun üstüne bi de iş kanunu çıkardı? Bütün bir yıl çalışıp 14 iş günü izin vermeyi hangi embesil akıl etti? Gerçekten çok merak ediyorum bunları.


Şimdi ben götümü yayıp oturayım, anam babam bana baksın gibi bir durumum yok. Çalışmak zorundayım, ha gitsem evime otursam bakmazlar mı bakarlar ama bu saatten sonra ben de evde duramam, kafayı yerim herhalde. Ama bu kadar fazla da çalışmak zorunda mıyım onu bilemiyorum işte. Sevdiğin işi yapmakla alakası yok bunun. İşimi seviyorum ama yaz gelince kurtlanıyorum yaaa, yaz günü şu bilgisayarın başında durup tıkırdamaktan nefret ediyorum.

Düzenli iş hayatından kurtulmak için bir kaç alternatif var aslında.

1. Zengin koca bul: Herkesin de aklına önce bu geliyor ne kötü di mi? Erkekleri damızlık olarak gören bir zihniyet var. Sunduğun hizmetler karşılığında (yemek, ütü, temizlik, seks) adam bakacak sana. Bunu çok normal buluyor insanlar. Hayırlı kısmet önce zengin oluyor nedense, sana birini bulduk evleri arabaları var diye anlatıyorlar. Götüne girsin hepsi :) Bu madde bana göre değil, geçiyoruz. Birisi için gebermeden asla onunla evlenenemem.

2. Kendi işini kur rahat edersin: Bu da iyi fikir gibi ama ben ne ticaretten anlarım ne de sermayem var. Hiç imrenmedim bugüne kadar kendi işi olanlara, ticaretle uğraşanlara falan. Zaten bu seçenekte rahat etmek için işin başına birini geçirip onun hayatını kaydıracaksın yoksa bu seçenek maaşlı çalışmaktan daha beter bence.

Gerçekten götüm yese küçük bi dükkan açıp çikolata yaparım. Sadece çikolata, internetten falan da satarım. Bazı bloglarda görüyorum aslında bunu yapanları, iyi fikir. Sağlam bir network lazım ama. İlerde düşünebilirim bu alternatifi :)

3. Öğretmen ol: Kafama sıçayım, dinlemedim kimseyi. O kadar söylediler, insan bilemiyo ki o yaşta. Hep öğrenci olacağım sanıyor. Ben bunu ciddi ciddi düşünüyorum bu aralar. Flüt kursuna giderken, oradan tanıştığım birisi şey demişti. İki yıl boyunca Halk Eğitim'in herhangi bir kursuna devam edersen sana sertifika veriyorlarmış. Küçük kasabalarda, eğer başvuran yoksa müzik öğretmenliği yapabiliyormuşsun. Harika ya! Geçen yılki sertifikamı almadım henüz, alayım dursun bence bi kenarda. Bizim yazlığın bulunduğu Yumurtalık'a yerleşirsem orada bi ilkokul var, çalışırım işte mis gibi.

Açıköğretimde okul öncesi öğretmenliği bölümü varmış, hayret ettim. İlk iki yıl okuyorsun açıköğretim'de, 3. ve 4. sınıfta stajlar var. Ama anaokullar yazın da açık mı olur onu bilemiyorum. Bi de kpss derdi falan var herhalde. Niyeti bozdum valla, ben de dilden dile anlatılmak istiyorum. Bu hatun var ya mihendis aslında, canına tak etmiş işi gücü bırakmış öğretmen olmuş diye.

Yazın çalışılmayan iş istiyorum ya!!

23 Ağustos 2009 Pazar

Neden geldim İstanbul'a?

Tatil neden hemen biter de işyerinde geçirilen bir hafta bir aymış gibi gelir insana? Yazlığa bekçi olacam, yaz kış kalacam orada.

Yazlıktan her dönüşümde böyle oluyor, off!

13 Ağustos 2009 Perşembe

Adana'da deniz mi var?


Bizim yazlığımız Adana- Yumurtalık'ta. Orada deniz mi var yaaa? diyorsunuz di mi? Evet var, hem de upuuzuuun güzel bi kumsalı var. Ayrıca Karataş'ta da deniz var.

Ben de yarın yazlığa gidiyorum bir hafta ailemle olacağım. 15 yıla yakın zamandır gidip geliyoruz.

Yumurtalık 15 yıldır bir arpa boyu yol almamış, geri kalmış enteresan bir yer. Bir tane pastane, yemek yenecek bir yer, gidilecek bir mekan olmaz mı? yok işte. Sonsuza kadar da olmayacak galiba :) Yine de seviyoruz, yine de her yaz gidiyoruz böyle de bi bağlılık var işte. Kaç yıllık komşularımız, arkadaşlarımız var. Her yıl bi "valla seneye satıyorum, Ege'den alırız bi yer" muhabbeti döner. Ertesi yıl bakmışsın tıpış tıpış gelmiş herkes. 20-30 kişilik bir arkadaş grubuyuz. Okurken bir kaç ay kalıyorduk yazlıkta, zaman geçti büyüdük, işe başladık buna rağmen herkes bi kaç gün yazlığa uğruyor hala.


Şimdi bu yazıyı neden yazıyorum. 15 yıldır her sorana yazlığımızın neden Adana'da olduğunu açıklıyorum. Yarın havaalanına yakın bir yere kadar servisle gidicem iş çıkışı. Serviste yine bu diyalog geçecek, bıktım aynı açıklamadan. İçimi dökmek istedim :)

M.K: Meraklı kişi
Z.B: Zavallı ben

M.K: Aaaa hayırdır tatile mi?
Z.B: Evet (yok, valizi yanıma alıp havaalanına gidip dönüyorum böyle arada bir.)
M.K: Nereye gidiyorsun?
Z.B: Yazlığa, ailemin yanına (Şehir ismi vermekten kaçınıyorum, belki muhabbeti uzatmaz burada keser diye)
M.K: Nerede yazlığınız? (ısrarlı, eveet)
Z.B: Adana'da (kaçınılmaz son, boku yedin kızım, gelsin sorular)
M.K: Aaaa Adanalı mısın sen? Ben seni Eskişehir'li sanıyordum.
Z.B: Hayır değilim. Eskişehir'li de değilim zaten Ankara'lıyım. (İnsanların kafasının karışması normal, kızamıyorum. Ankara'da doğdum, Eskişehir'de uzun yıllar yaşadım, şimdi İstanbul'dayım. Adana'da yazlığımız var. Şahane yani. İkamet bilgilerimi akılda tutmak gerçekten zor.)
M.K: Adana'da deniz var mı yaaaaa?
Z.B: Evet var. Yumurtalık'ta ve Karataş'ta var. (Var ulan, sormaktan bıkmadınız ben de Kültür Elçisi gibi Adana'yı ve ilçelerini tanıtmaktan bıkmadım yıllardır.)
M.K: Ne alaka peki Adana yani?
Z.B: Babam inşaat mühendisi, mühendis mimar arkadaşlarıyla böyle bir iş yapmışlar satarız diye. Satılmamış sonra, öyle yani. (Bunu söylemeden tatmin olmuyolar biliyo musunuz? Baban mühendisse tamam o zaman, o zaman olur. Yoksa yine neden ordan aldınız ki diyecek.)
M.K: Hmmm anladım, hadi bakalım iyi tatiller o zaman.
Z.B: Sağol (her boku sordu rahatladı :) )

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Sevgilinin performans değerlendirmesi

Bir arkadaşım erkek arkadaşı ile ilgili bir şey anlatıyordu. "İdrak süresi" şeklinde bi kavram kullandı. Ben de performans değerlendirme yapsan kriterlerden biri olur dedim :)

Konuşurken konuşurken (biliyorsunuz ben performans değerlendirme ile kafayı bozmuş durumdayım iş için) bir form yapalım dedik. Buyrun size sevgili için hazırladığımız performans değerlendirme formu ve kendisinin sevgilisi için verdiği notlar;

Normalde performans değerlendirme sonucunda;
1. Terfi, maaş zammı, prim alınabilir (Sevgilideki karşılığı ona hediye alma olabilir)
2. Eğitim geliştirme faaliyetlerine dahil edebilirsin personeli (sevgilideki karşılığı dır dır etme, konuşma, trip yapma olabilir)
3. İşten çıkarabilirsin (sevgilideki karşılığı da aynı bunun)

Söyleyin bakalım bu kız ne yapsın? :))